2 Temmuz 2015

Denize giderken


İmkanım olduğunda her yıl sezon başında sahiller kalabalık şehirli akımına uğramadan bir deniz tatil yaparım. Çocuklarla da bu geleneği sürdürmeyi düşünüyorum. Bu yıl yaz bir türlü gelmek bilmesede birkaç hafta önce işten fırsat bulup ailecek iki günlüğüne Eceabat'a gittik. Kaldığımız otel Gelibolu savaşlarını geçtiği kuzey yarımadada oldukça bâkir bir plaja nâzır. Şu fotoğraf yakınımızda bir Maldivler olduğu hissini uyandırmıyor mu?



Tamam belki abarttım ancak soğuk bir kıştan sonra, halâ serin bir Haziran gününde İstanbul'a bu kadar yakın fakat bu kadar ıssız ve bâkir bir yer bulabilir misiniz? Kısa tatilimizin gövdesini anlatmak başka bir yazının konusu olacak. Şimdi bir yol restoranı hikayesi var elimde.
Perşembe sabahı erkenden arabamızla yola çıkıp Tekirdağ yakınında "Sinanın rüyası"nda durakladık. Çok erken uyandıklarından birer kutu sütle yetinen Çocuklarımız zaten kısa süre sonra uykuya daldılar. Sinan yolda "anne gideceğimiz yerde hayvanat bahçesi var mı" deyince aramızda gülüşmüştük. Babamız yol kenarında bir restoran görmüş ben de uyurken, uyanıp gördüğüme inanamadım. Akla yakın gelmiyor ama restoranın kurulduğu arazide koca bir uçak gövdesi tüm heybetiyle duruyor. Öyle ki kanatların altı masa ve sandalyelerle donatılmış gövdesinin altında ise bir bar mevcut.



Çim ve kum çok geniş alanlar çocuklar için cennet gibi. İyi durumda olmasa da salıncakla kaydıraktan oluşan bir çocuk oyun parkı var. 
Bu koca alana girdikten hemen sonra, genellikle kanatlıların ve evcil hayvanların bulunduğu bir hayvanat bahçesi bulunca düşündük "Sinanın rüyası"na geldiğimizi. Durun! Rüya henüz bitmedi. Halihazırda kullanılan arazînin genişletilmesi için bir buldozer çalışıyor...Sinan hayranlıkla bu çalışmayı seyretti. Derken bizim hayvanlarla ilgilendiğimizi gören restoran çalışanları buldozerin arkasındaki alanı işaret ettiler oraya doğru seyirttiğimizde gördüğümüzü tahmin edemezsiniz. Bir at, bir eşek bunlar ne ki diyenlere:


bir de deve orada duruyordu.
Kahvaltimizi yapmak için masamiza dönerken şöyle bir görüntü kaydettim;


Tüm bunların üstüne çocuklar için sayısız scooter konmuş alana...
Çocuk cenneti mi burası... Uçaklar, iş makinaları, hayvanlara büyük ilgisi olan sinan'ın "rüyası" demeli.













29 Haziran 2015

Hayat akarken…

Nefes alıp şöyle bir baktım ki yazmayalı çok olmuş. Hayatımız çocuklu olmanın ötesinde hızlı aktı bugünlerde. Babam;   ailemizin dedesi ciddi bir kalp krizi geçirip hastaneye yattı; ardından henüz yoğun bakımdayken böbrek yetmezliği yine girdi ve hastanede kalışı uzadı. Bu süreç büyük ailemiz açısından biraz çalkantılı oldu...Yeter ki daha kötü şeyler olmasın, dedemizin  hastanede kaldığı süreçte yurtdışında yaşamakta olan iki teyzemizin de katılımıyla ailemiz yeniden kalabalıklaştı, bir araya gelişlerimiz arttı. Küçük çocuklar için büyük ailenin bir araya gelmesinin ne kadar önemli olduğu herkesçe malum. Ancak annem ve babam İstanbulun uzak bir noktasında ikâmet ettikleri için onları ziyaretimiz sık olamıyordu. Ayrıca iki kız kardeşimin aynı zamanda burada olabilmesi ihtimali de pek fazla değildi.   Biraraya gelinen yer anneannenin ve teyzenin evi olup bunlarda site içinde bahçeli olunca çocuklar için bu bir araya gelişler bir kat daha eğlenceli.  Pelin ve Sinan bahçe oyunlarıyla zenginleşen aktiviteler yanında; dalından koparıp dut, ağacını sallayarak erik yiyorlar.

İki ev arasında teyzeler ve kuzenlerin kucaklarında mekik dokuyorlar öğlen uykusu zorunluluğu olmadığından kendilerini büyümüş hissedip ağaçlara  tırmanmaya çalışıyor, 


tatlı ve ciddî köpek Sunny ile hafif gerilimli ancak barışçıl bir ilişki kurarken anne ve baba otoritesinin izin verdiğinden daha çok fındık ezmesi, çikolata ve dondurmayla da taçlandırıyorlar haftasonlarını. 
Tüm gün uykuya direnmek kimin haddine, zaman zaman da şöyle görüntüler çıkıyor ortaya; 


Tüm bunlarla birlikte de biz erişkinleri yaşadığımız ciddi problemin etkisinden uzak tutuyorlar. Bu nedenle örneğin annem babamın uzamış hastane periyodunu daha kolay yaşıyor. 
Babam yakında eve dönecek, durumu ümitvâr. Sinan'ın doğumunda bir süre önce başlayan demansı yüzünden çocuklarla ilişkisi bir büyükbabadan beklenecek kadar sıcak ve hareketli değildi babamın. Yaşadığı bu ölümcül kriz gördüğüm kadarıyla onu daha konuşkan ve dışa dönük yaptı ama kalıcı olur mu ve torunları ile ilişkisini daha canlı hale getirir mi doğrusu meraktayım. Yaşanan sağlık problemi çok ciddi de olsa ben bardağın dolu tarafını görüyorum. Hepimiz bir araya gelmenin verdiği güvenin; çocuklarım büyük aile olmanın keyfine vardık.
Bugün Pelin'in Sinan'a dediği gibi "çünkü biz bir aileyiz".

3 Haziran 2015

Birer zihin karıştıcı (geliştirici) olarak eşsesliler ve unutkanlık

Yakin arkadaşım 5 yıl kadar önce oğlu ve kızı ile onlar bizimkilerin şimdiki yaşlarından azıcık büyükken eşsesliler oyunu oynadığını, bunun özellikle arabada, yol seyrinde işe yarayan bir oyun olduğunu söylemişti. Hatta oğlunun bulduğu bir eşsesliyi heyecanla anons edişine gülmüştü. Tavuk-tavuk. Bu şehir çocuğu yediğimizle kümestekini ayrı addetmiş. Hoş; acaip ortamlarda garip süreçlerle büyütülen bu tavuklar belki de doğal ortamlarında yetişenlerle ancak eşsesli olabilirler, doğruluk payı var.
Ben bu yazıyı yazmayı planlayıp, konuyu hatırlayayım diye başlığı not ederken "unutkanlık" yoktu içinde. Amacım son 1-2 aydır çocukların her ikisinde ama özellikle  Sinan'da farkettiğim eşseslilik ile ilgili bir yaşantıyı yazmaktı. Şimdi,  yazmaya koyulduğum şu anda ise beynimi zorlamama rağmen zinhar, bir zerre bile hatırlamıyorum bu konuda. Eşseslilerle ilgili  bu tecrübe uzun süredir tekrarını izlediğim bir "şey" di aslında. Ama tüm zorlamalara rağmen herşey biri bir silgiyle silmişçesine yok. Biliyorum ki sonradan , çok uzun olmayan bir süre içinde hatirlayacağım bu ayrıntıyı. Bu garip unutkanlık şekli bende ikinci doğumdan sonra oldu. Kendi-gözlemim unutkanlığımın münferit ve noktasal ve ikincil olaylar-şeylerle ilgili olduğu. Yani günler geçiyor ama sadece 1 şey unutmuş oluyorum. Bu şey asla çocukların temel ihtiyaçları, hastanın ameliyat onayı alınması, ameliyat ajandam gibi "ana" konular değil; tâlî konularda oluyor. Bu da; oldukça önemli olmasına rağmen konunun günlük hayatımda önemli bir probleme neden olmayışını sağlıyor.
Ama şimdi çocukların gelişiminde bir basamağı anlatan "eşsesliler" başlığını yazamamak, hatırlayamamak beni üzüyor. Umuyorum hatırlayacağım, umuyorum içtiğim günlük omega3 kapsülleri işe yarayacak, hiç unutmayacağım. Umuyorum...







16 Mayıs 2015

Hayatımızdan çıkan objelerle bebekliğin bitişi

16 ay aralıkla doğan iki çocuğumuz hızla büyüyor. Kimi zaman geldikleri gelişim noktaları bizi şok ediyor. Geçen gün Sinan gün içinde üstüste yaptığı haylazlıklar yüzünden kendisini azarlayan teyzesi için "bildiğini okuyor" dedi, küçük dilimi yutacaktım.
Bunun gibi örnekleri hergün duymak mümkün bizim için ama bu insanın şaşkınlığa engel olmuyor. Pelin'in de bir anne kadar şefkatliliği var ki bu aralar tepe yaptı ve bu kadar *büyüklük" ü  de oldukça şaşırtıcı. Abisinin kendisine yaptığı fizik ve psikolojik tacizin tam aksiyle o abisini heran ve her şekilde koruyup kolluyor.  Henüz üç yaşında bile değil. Bunları nasıl beceriyor hangi repertuardan çıkıyor bu davranışlar?
Pelin geçen hafta emziği bıraktı. Çok kolay olmadı onun için ama  dayandı. Her gün özellikle uykuya yatarken emziğini istiyor ve bazen de alıyor biraz emip geri veriyor. Yani büyük bir olgunlukla kabul ediyor başına geleni. Bırakma manevramdan hemen önceki gün babalarından Pelin'i emzikli fotoğraflamasını istedim. Şu attaki ençok aklımda kalmasını istediğim: Pelin emzikle hemhâl olmuş, artık silikonu delinmiş olduğundan azı dişleriyle ısırıp dizginleyebildiği halde ağzının boş kısmıyla kâh gülüyor kâh konuşuyor.



Daha yakın zamanda, 3 hafta önce uyku öncesi  sütü için halen kullandıkları biberonları  kaldırmıştım. Sterilizatör ve göğüs pompasının çoktaaaan atmam gereken parçasını da biraraya topladım. Sanırım zihnim beni rasyonele doğru itiyor, bu hızlı temizlik çabası başka türlü açıklanabilir mi?


Sinan daha büyük olduğu halde Pelin biberondan erken mahrum kalmasın diye  onun hazır olduğu zamanı bekledim bunu yapmak için. Her ikisi biberon vermediğim 2 gece boyunca oldukça zorlandılar, Sinan bana bayağı eziyet etti, ağlamalarına dayanamayan babamız kızıp köpürdü onu da ayrıca sakinleştirmek gerekti. İlk gece uzun uzun ağladılar, gece uykularından uyandı, kızdı-bağırdılar. 
Çocuklarımı büyütürken öğrendiğim bir şey var: sağlıklı bir ortamda büyüyorlarsa çocukların terketmeleri  gereken nesne ve alışkanlıklardan kurtulmaları zor olmuyor. Ebeveyn olarak bize düşen onların hazır olduğu zamanın işaretlerini takip etmek ve onlara "önderlik" edebilmek. Asla da aceleci olunmamalı. Örneğin "Emziği yakında bırakacaksın çünkü okula başlayacaksın" ya da "Biberon bebeklerin kullandığı bir şeydir, sense artık büyüdün" ile hazırlama faslı ağırdan alınıp onları sıkmadan ve zorlamadan fakat yeterli sıklıkta gittikçe  ve daha sık olacak şekilde uygulanmalı. Biraz nabız tutmak …  Bir de ebeveyn kararlılığı gerekli. Yani, yola çıkarken veda kararını benim de net biçimde vermiş olmam gerekiyor; çocuklar ödün vermeyeceğimi bilmeliler… Bana en zor gelen Pelin'in emzik bırakması süreci oldu yine de. 
Çocuklu evimizin çöp eve dönmemesi için bir de oyuncak ve kitapların ayrılıp yararlı olacakları noktalara ulaşması gerekli. Pekçok kez çocukların  zevkle oynadıkları, kuvvetli anılar yaratmış oyuncakları vermek güç oluyor. Pelin karnımdayken Sinan'a Amerika'dan aldığım şu oyuncak gibi:




Bu sözde bir çim biçme makinesi, yürüme için istekli fakat yeterli dengesinin olmadığı zamanlarda çocuklar için büyük bir destek ve eğlence kaynağıydı.
Çocuklar büyüyor, artık o yumuk yumuk bebekler değiller, bu hem güzel hem de hüzünlü...Bebekliği temsil eden nerdeyse son şeyler de yaşamamızdan çıktı. Kimilerini hatıra niyetine saklıyorum:Pelin ve Sinan'ın son emzikleri ve Sinanın fotoğraftaki tavşanlı biberonu gibi. 


Abisinin düşkünlüğünü Pelin de bilir yanlışlıkla bu biberonu ona versem koşarak abisine teslim ederdi. Sanki tavşanlı biberon dışında süt süt değildi Sinan için. Süt içmemelerinden bile korktum biberonu terk ederken ama; boşunaymış. Renk renk pipetlerle yine eski zevkiyle içiyorlar. 
Şimdi bu objeleri topluca veda etmek üzere bir kenara ayırdım. Kaç gün oldu ama hala elden çıkaramadım. 
Şimdi yazarken bile içimde hüzün var. Bebeklik bitti... Evde ARTIK bebek yok. Bunu onlar da fark ediyor olmalılar ki dün benden bir erkek bir de kız bebek kardeş istediler. Sinan bebekle ne yapacağını sorduğumda şöyle dedi: Altını değiştiririz; çiş yaparsa ben, kaka yaparsa sen...








9 Mayıs 2015

Sağlık sorunu, yine kriz nedeni...

2 gun önce babamız bir böbrek kitlesi nedeniyle operasyon geçirdi. Evrene teşekkürler, erken tanı ile tam tedavi edici olduğuna tıbbın neredeyse %100 emin olduğu bir operasyon. Hikaye 4 ay önce başlamış, kitle takibe alınmıştı; büyüyüp özellik değiştirince müdahaleyi haketti. 6 Mayıs günü gelişmiş tıp tekniklerinden biri kullanılarak "robotik" cerrahiyle alındı, nihaî sonuçlar da erken elimize geçti. Derin bir nefes aldık, huzurluyuz.
Bir gün öncesinde çocukları karşıma alıp babalarının bir operasyon için 2 gün hastanede kalacağını, sonra döneceğini söyledim. Sonraki zamanlarda babası da bu bilgiyi tekrarladı, somutlaştırmak için de "Koluma kelebek takıp beni tedavi edecekler "dedi. Çocuklar "kelebek"i eylül ayında sırasıyla Sinan, Pelin ve babalarının geçirdiği ve Sinan'ın 4 gün hastanede yattığı zatürre zamanından iyi biliyorlar. O zamanki gibi şimdi de tepkileri keskin değildi. Evet bir miktar acıya dayanmaları gerekse de her ikisi de ellerine konan kelebeği cesaretle karşılamış ve günlerce de kabul etmişlerdi, babaları için bu kez olanı da aynı şekilde somutlamakta bir sakınca yoktu. Metnin bu yerinde bir güncel fotoğraf koymak istedim, ancak hastane periyodunda tek bir fotoğraf çekmişim, amacım da çocuklara babalarının durumu hakkında biraz olsun fikir vermekti. Ancak o fotoğraf ın çekiliş anında ve o ortamda doğal karşılanacak manzara eve gelince oldukça iç burkucu geldi. O tek fitoğraf kırp-büyüt- çerçeve rötuşları ile bile görmek istenecek gibi değildi, koyamadım buraya.
Daha geçen hafta sonu Sinan ve babası, babasının dalış yapacağı bir Bodrum gezisine bir arkadaş grubumuza katılarak gitmiş, baba-oğul 4 gece ve 3 gün geçirmişler, pek güzel anılarla dönmüşlerdi. Sinan orada eski diostlarımızın ilk kez tanıştığı çocuklarıyla tekne dekinde oyunlar kurmuş.


Keza biz de Pelin'le öyle, evimizde kâh yalnız kâh misafirlerimizle,özel bir zaman geçirdik. Tabii benim acil "güzel" eylemlerim dışında.


Uzattım, tekrar babamızın ameliyat öyküsüne dönelim. 6 Mayıs sabahı erkenden ve çocuklar henüz uyanmadan hastane için hazırladığımız birer çantamızı alıp evden çıktık. Vakitlice hastaneye vardık, odaya yerleştikten sonra akıllı telefonumdan ev içi güvenlik sistemi canlı görüntülerine baktım. Sinan aşırı derecede hareketli, bakıcımız Birsen tüm gücüyle onu ikna ve zapt etmek için dil ve ter döküyordu. Oysa oğlum bir arka odaya (muhtemel halen uyumakta olan Pelin'i uyandırma amaçlı), bir salona koşuyor; durmuyor, mutfakta buzdolabının içinde kendine yer açacak gibi atak yapıyor, Birsen'in her akıl ürünü önerisine direniyordu. Fiziken bir motorlu taşıt, hatta bir çarpışan araba gibi tanımlayabilirdim bu hali.
Sinan'ın bu hallerine alışığız. Özellikle  bizimle kaldığı 1 aylık kısa sürede çok severek bağlandığı genç yardımcımız Nesibe'nin 1 ay önceki gidişinden hemen sonra şiddetli bir biçimde başlayıp zaman içinde sönümlenen bu tür reaksiyonlar vermişti. Kameradan gördüğüm halleri aynen bu ilk reaksiyonlar kadar keskin ve yoğundu. Hemen okulunun yöneticisi hanımefendiyi bilgilendirdim. O da her zamanki gibi büyük bir ilgiyle aldı ve değerlendirdi bu verileri.
Benim anlatacağım asıl durum , babalarının evde olmamasına iki çocuğumuzun verdiği oldukça farklı tepki ve karakterlerinin bu tepkilere muhtemel etkisi.
Bu arada; planladığımın aksine, eşim Nezih'in yanında hastane periyodu boyunca değil sadece 1.5 gün kalabildim. Evdeki hala-yenge desteğine rağmen Sinan  ve Pelin sıkça gerginlik işaretleri verdikleri için 2. gece eve döndüm.
Sinan 2 gündür kasırga gibi, öyle ki itiraz ediyor, bana-halasına,  ençok da kardeşine vuruyor, bağırıyor, tatminsiz. Pelinse bizsiz ve halaları ve Neşe Yengeleri ile kaldıkları ilk gece "Babam sabah mı gelecek? O zaman ben bu gece uyumayayım.' dermiş. Pelin devamlı babasını sorarken, Sinan'a bugün olduğu gibi "Seni babana görmeye götürebilirim" dediğimde "eve götür" diyor.
Okulda öğretmenleri Sinan 'a babası için birşeyler yapmasını öneriyor; Pelin'se doğuştan pedagojik formasyon almış; Birsen Hanım'a "Ben bugün babam için kek yapayım" demiş ve yapmış. Yani biri sebebi bildiğimiz halde tepkilerini ondan değilmiş gibi kurarken, diğeri kendini "ev ilacı" ile tedavi ediyor. Pelin'deki  anaç ve kadınca bir bilgelik örneği. Bugüne özel değil; pekçok kez sabahları onlar kahvaltıya oturmuşken beni işe hazırlanma telaşında  görür "Anne, kahvaltını et." der ya da kahvaltıda "Anne yumurtanı ye". Model aldığının ben olduğunu hiç zannetmem, böyle davranışlar sergilemem pek. Ondaki "annelik içgüdüsü", henüz 3 yaşınki.
 Bütün bu kargaşadan ençok etkilenenin kim olduğunu bilmiyorum ancak süreç öyle işliyor ki babamız hastanede  olduğundan henüz süreç öznesi değil, belki yarından sonra olabilir. O pozisyonu Sinan almış, bizse Pelin'le fizik ve psikolojik ençok zararlanan nesneleriz halihazırda. Sinan Pelin'in mutlu anlarına gölge düşürmek için eskisinden de fazla mesaîde, her zamankinden de daha etkin.
Bu toz dumanı baskılamanın en iyi yolu onların evdeki "temas" zamanlarını azaltmak. Bu yüzden bugün iş sonrası eve gelip önce Pelin' i aldım. Dün ve sabahki şiddetli yağmurun birikintilerinden kalanlar olduğu umuduyla yağmur botlarını giydirdim, dışarı çıktık, Pelin'e bir kafeye gitmekle yürüyüş yapmak arasında seçim şansı sundum. Sonuç; yakındaki cafe-bistro'da  pamuk şekeri dekorasyonlu kudret narı jelli muhallebi oldu.

Hoş sohbet ettik, boyama aktivitesi de hoş oldu. Sonra Pelin'i küçücük yağmur birikintilerini bile değerlendirdiği bir yürüyüşle eve bıraktım. Bu kez arabaya atlayıp Sinan'ı okuldan aldım. Öğretmenlerinin sabahki verdiği bilgiler de Sinan'ın çok kontrolsüz davrandığı yönünde olunca ona babasına gitme teklifi yaptım, "ev" dedi.Öncelikle birlikte market alışverişimizi yaptık, zevkli geçti. Sinan pekçok eğlencelik yiyecek ganimeti edindi. Bu sırada aldığı herşeyde "ama bu benim, Pelin'le paylaşmayacağım" diyordu. Her seferinde benden aksi öneriyi duymaya razı olarak. Sonunda arabada eve doğru yollanırken ona anneler günü için birkaç hediye almam gerektiğini söyleyip yardım istedim. "Hayır; gelmem"dedi. Ben de "O zaman seni eve bırakayım Birsen'le oyna, biz Pelin'le gidelim" deyince. "Hayır, ben seninle geleceğim" dedi. Yakındaki büyük bir hazır giyim dükkânına gittik. Sinan gerçek bir alışverişe izin vermeyecek kadar aktif fakat çok sevimliydi. Kadın reyonunda bulduğu bir gözlüğü takıp, mağaza içi müziklerle dans etti, reyonlarda askıdaki giysilerin  arasına girdi. Birara da şöyle bir poz verdi:



"İki çocukluluk", "arka arkaya iki çocukluluk" ilginç bir varoluş. Hayatınızın bu iki nesnesi sizle ve birbirleriyle yoğun, hemen hemen devamlı, kimi zaman gergin ama mutlaka geliştirici olduğuna inandığım bir ilişki içindeler. Bu kargaşa biter mi, ne zaman biter bilemem ancak ben bu zamanı (özellikle çocukların mışıl mışıl uyuduğu şu saatlerde hatalarını affederek) eğlenceli de buluyorum. Pratikte yanlışlar yapıyoruz, hele de zorlu çocuğumuzun tam zamanlı yanımızda olduğu günlerde ebeveynliğimizin ar damarının çatladığı anlar öyle çok ki. Hatalarımı telafî etmek peşinde koşmuyorum, yenilerini engellemek ve küçüklere çokça, onları çok sevdiğimi söylemek yaptığım. Kendime de kredi veriyorum, etten ve kemiktenim, pedagoji kitabı değilim, dayanma gücümün sınırları var, ben de insanım.. Başka bir çarem var elbet: Bir pedagogla görüşmek. Özellkle Sinan'ın gününü dantel dantel örecek bir planımız olmalı.


20 Nisan 2015

Sinan ruhunu ve ilişkimizi tamir ediyor: Minder-ev

Gideli 3 hafta olan yatılı yardımcımız Sinan'ın hâlâ aklında. Bu sabah uyanıp yatağımıza geldi ve babasına yine onu sordu. Çalışan anne babanın çocuğunun hayatında oluyor bunlar, biz de yatılı çalışan değişimlerden sıkça nasibimizi aldık. Bunula birlikte çocukların "asıl" bakıcıları olarak gördükleri ve 2,5 yıldır değişmeyen Birsen Hanım'ın varlığı durumu dengede tutuyor, çocuklarda olumsuz işaretler görmüyorduk.
Papaz her zaman pilav yemez; bu kez farklı oldu. Bizle sadece 1 ay kalmış olan  son yardımcının halefi ile aynı adı taşımasından dolayı çocuklar ona "yeni" Nesibe dediler. Gittikten sonra bu "bizim Nesibemiz" e dönüştü. Öyle sıkça adı geçmiyor ancak Nesibe' yi çok benimsedikleri belli, o geldikten sonra daha sakin ve kontrollü olan Sinan bugünlerde yine çok kontrolsüz, heyecanlı, saldırgan ve inatçı. Yemek ve uyku konusunda ritmi kolay bozulmasa da günlük hayatta pekçok rutine aşırı direnç gösterdiği anlar sıklaştı. Bu hali bizi o kadar yoruyor ki, ailecek çok gergin anlar yaşıyor, sık öfkelenip bağırıyor, çocuklara sert davranıyor, şiddete meyyâl oluyoruz.
İşte 2 gün önce akşam bu tarif ettiğim haller tepe yaptı; Sinan çişini kaçırmasın diye götürdüğüm yüz numarada inadına pipisiyle sağı solu ıslatacak şekilde oynarken bir kısım çiş de ağzıma girince Sinan benden fiskeyi yedi. Artık bu, zorlu geçen günün taşma noktasıydı. Sinan onuru kırılmış, deli gibi itiraz tepkileri gösterirken babası da çileden çıktı. Az sonra mutfakta Sinan'la birbirimizden özür diledik, ardından çocuklar akşam uykularına daldılar, öfkeye gark olmuş bizler de...
Sabah güne kaldığımız yerden başladı Sinan. Sıcak fiziksel yaklaşım çabalarıma itip, itiraz ediyor, ısrar edince vuruyordu. 
Derken şu oyuna başladı:



İki büyük koltuk minderini çatıp önüne de dekoratif yastıkla bir kapak yapıp kendini izole etmiş Sinan. 
Pelin de abisini taklit etti hemen; 


Sinan önceleri sadece bu düzeni korumak için yardımımı isterken sonra kuş oldu ve saklandığı yuvasindan cikirdemeye başladı;  ben de fırsatı ganimet bilip, solucan taşıyan anneyi oynadım, gittikçe buzlar eridi; oğlumla yeniden kucaklaştık, yakınlaştık, karşılıklı yaralarımızı tamir ettik.
Eskisinden daha sağlam bir bağımız oldu diyemem ancak bu bile olağanüstü geldi bana.
Koltuk minderleri… Çocukluğumun en güzel oyun objeleri. Yıllar sonra oğlumla yaralı ilişkimizi de onlar tamir etti.



















9 Nisan 2015

Mary Poppins

HÇocukluğumun tek kanal TRT döneminde bir pazar günü gördüğüm bu harika filmi iki sene önce yeniden seyrettim.. Ne güzel bir film, ne sıradışı bir konu,  Walt Disney'in harika beyninden çıktığı belli bir yapım. Julia Andrews ve Dick van Dyke'ın harika oyunculukları ile capcanlı sahnelerin yanında o yılların teknolojisi ile başarılması güç olduğunu düşündüğüm anime sahneler öyle zenginlik katıyor. 



Harika şarkılar, danslarla süslü kutsal bir yapıt. Çocukluğun neşesini, sevgiyle yoğrulan anların iz bırakıcılığı yanında coşkusuz bir erişkinlik yaşamının sıkıcılığını ne iyi anlatıyor.
Filmi iki yıl önce yeniden seyrederken çocuklarla bunu yapabileceğimiz günü beklemenin zor olacağını düşünmüştüm. O günden bakınca uzak görünen o "gelecek" geliverdi.
Birkaç gün önce çocuklarla, onların hayatımıza düşüşünden yıllar önce kendi film keyfimiz için tasarlayıp yaptırdığımız sinema perdesi-projeksiyon cihazı ve ses sistemi ile izledik. Çocuklar filmin daha ilk dakikalarında denizcilik anılarına takılmış komşuları amiralin akşam 6 da adet üzere patlattığı topun evde yarattığı deprem etkisinin  canlandırıldığı salon sahnesinden itibaren başlayıp "sihirli" dadının eve gelişi ve özel eşyalarını odasına yerleştirdiği ve bir serî olağanüstülüklere tanık olunan sahnede tepe yapan bir ilgiyle seyrettiler. Uzun hikayelere görsel bile olsalar konsantre olmakta güçlük çeken Pelin yolun ortasında ayrılsa bile Sinan uyku bastırana dek izledi, dayanamayarak yatağa giderken de aklı halâ perdedeki filmdeydi.
Filmde çocuklarla ilk kez tanışan dadının çantasından çıkan mezurayla yaptığı boy ölçümüyle "inatçı", "heran kikirdemeye meyilli" gibi her iki çocuğu dair karakter özelliklerini tahmin edişi  her ikisini de şaşırtır. Çocuklar Poppins'in özelliklerini sorduğunda ise dadı da kendi boyunu ölçmelerini söyler,  mezuranın karşılık gelen yerinde "Mary Poppins, her aşamada mükemmel ölçüsünde iyi" yazmaktadır.
Filmi her çocuk, her ebeveyn hattâ her erişkin seyretmeli bence. Neden mi? cevap filmin içinde açıkça verilnişti. Mary Poppins! Her aşamada mükemmel ölçüsünde iyi.

5 Nisan 2015

Algılayış ve gerçek

Bundan aylar önce Pelin henüz bir yaşına yeni girmişken internette dolaşan bir posta görmüştüm. Başlığı "Perception and Reality" idi. Fotoğraf 1- Perception: Melek ifadeli bir bebek annesiyle aynı yatakta, aynı yastığa başkoymuş; sıcacık huzur içinde uyuyorlar. Bebek tüm bedeniyle anne  vücudunun önünde, herikisi c şeklinde ve baştan popoya müthiş bir uyum ve dinginlik halindeler. Anne öyle ki; yataktan kalkıp işe gidebilir, saçları düzgün, bakımlı cildinden sağlık ve ışık saçılıyor. Fotoğraf 2-Reality: Bebek ve anne darmadağınık bir yatakta yatıyorlar, bebek bir ayağını annesinin yüzüne dayamış, iki vücut ancak T şeklinde konumlanmış, yataktaki canlı bedenler-yorgan ve battaniye karmaşası gece boyu yatak muharebe meydanı olmuş görüntüsünde. 
Bizim de birinci fotoğraftaki temsil anlarımız çoğunlukta bakın birkaç örnek:

 
Pelin ve Sinan parkın bir köşesinde on yaşlarında bir "abla" yı kedileri oynatırken neşeyle seyrediyorlar.


Parkın içindeki küçük derenin alışını sükûnetle izliyorlar.


Bağdat Caddesi'nde bir pazar arkadaş edinmeye meraklı bu küçüğün elinden tutarak bir promenad yapabiliyorlar.
Bazen de kimi yönleriyle çocuklara tam uygun olmayan bir aktiviteyi istediklerinde onları kırmayıp  üzerlerindeki fizikî kontrolü biraz artırarak önlem alıp hazdan mahrum bırakmıyoruz.


Erişkinlerin fizik egzersizleri için konmuş olan aletlere yürüyüş parkurumuzda rastladık. El mecbur; kullandık. Bu fotoğraf çekildiği sırada Sinan "anne daha hızlı" diye bağırmaktaydı. 
Geçen hafta bir iş dönüşü Sinan 5 günlük hastalığını ardından sağlık işaretleri açısından çok gelişim gösterdiği ve hava da önceki kıştan kalan günlere göre çok daha sıcak olduğu için ailecek bir akşam gezmesi yapalım dedim. Babamız işten gelir gelmez onu da alıp sokaklara çıktık. Evden çıkmadan önce çocukları karşıma aldım, diz çöktüm (göz teması seviyesi) dışarı çıktığımızda mutlaka anne babalarının ellerinden tutmaları gerektiğini aksi halde tehlike ile karşılaşabileceklerini ve bir daha da pusetsiz çıkamayacağımızı söyledim. Bu zamana kadar olan  deneyimlerimce çocuklarımız birarada olduğunda kural bozmak konusunda Sinan birinci ama Pelin'in de ondan aşağı kalır yanı yok.
Bu sefer de farklı olmadı; Bağdat Caddesi'nin  geniş ve hafta içi-günün akşam saatleri olması nedeniyle hareketsiz kaldırımlarında Sinan, arkasından ben veya babası, arkasından Pelin, arkasından ben ve babası tren gibi  bağıra çağıra 1 kilometreyi bulmayan bir yürüyüş (koşturmaca) yaptık. Sinan'ı tutmak ne mümkün, koşuyor, babaların etrafında birkaç tur atıyor, mağaza önlerindeki geniş boş alanlarda zıplıyor, çaprazlar, daireler çiziyor. Tek bir kuralı var bunları yaparken:Sınırlamaları tanımamak.
Tüm bunlara rağmen gücümüzü toparlayıp biri megastore olan 3 ayrı mağazaya girip Pelin ve Sinan için baharlık ayakkabı alabildik. Bu bana göre önemli bir  gelişme. Enson Pelin 14 aylıkken bir mağazaya girip bir ayakkabı denetmek istemiştim de kendine uygun olduğunu düşündüğü 3 numara küçük turuncu babete ayağını sokamayınca kriz geçirip kendini yerlere atımış, tepinmişti. Sinansa giysi reyonlarında güya ilgisini çeken parçaları hoyratça askıdan indirerek yere atmaya meyilli. Her ne hal ise; bu kez bu anlamda çocuklarımı gelişmiş buldum. Pelin abisine ayakkabı seçerken mağazanın ham çimento zemininde bir sürüngen modunda kaldı, kalktığında siyah pantolonunun hali hal-i pür melâlimiz gibi görülmeye değerdi. Tabii bu arada kendisine enaz 5 numara büyük ve fakat pembe gösterim ayakkabılarından 2 sağ ayakkabıyı iki ayağına giyip aldırmak için kararlı olarak dükkanda gezinmesi pek tatlıydı.
Anne baba ve çocuklar dayandık, çıtamızı yüksek tutmadan girdiğimiz mağazalarda bulduğumuz "ortalama" modellere, baskın ebeveynlik isteklerimin yönlendirmesinden vazgeçip Sinan ve Pelin 'in seçtiği renklere tamam deyip, etki alanımı  sadece onların sağlığına uygun ürünler almakla sınırlayınca sorun olmadı. 3 mağaza dolaşıp 2 çift ayakkabısı ile eve yollandık. Sinan yine coşkuyla koşuyor, bu kez akan trafiğin yarattığı tehlikeyi görmemekte ve elimimizi tutmamakta daha da ısrar ediyordu. Birara öyle tehlikeli bir durum yaşadık ki öfkelenen babası Sinan'a ölçüsüz şekilde sesini yükselterek müdahale etti. Aynı anda ben de onun bir ayağıyla yola taşmış bedenini kolundan çekip kaldırıma aldım. Biran aklıma bir çözüm geldi. Görsel ve işitsel uyaranlara duyarsız kalan oğlumun poposuna sol ayağımın üst kısmıyla hafifçe dokunup-ittirerek "sana bir araba işte böyle çarpabilir" dedim. Hemen arkasından da arkadan gelen birilerinin bu olaya tanık olduysalar ne düşünecekleri aklıma geldi. Bir baba 4 yaşındaki çucuğuna deli gibi bağırıyor, arkasından anne de çocuğu kolundan çekip, poposunu tekmeliyor... Ertesi gün yapılan şikayetle sosyal hizmetler kapımızda, "Yapılan şikayete göre çocuğunuza uygun olmayan şekilde davranıyormuşsunuz! " Evet, Türkiye'de bu olasılık pek küçük ama bir batı ülkesinde bunun olması pekala mümkün.
Okuyan kimileri, özellikle uslu çocuktan başkasını bilmeyenler burun kıvırabilir. Ancak ebeveyn-çocuk ilişkisinde algı ve gerçek bu kadar değişiktir. Zira teorik bilgiler oturup sakin kafayla, tüm doğrular gözden geçirilip akıl ve iyi duyguların imbiğinden geçirilerek ve öznel deneyimlerimizden arınılarak yazılır; gerçek hayatta ise bu bilgilerin gerektiği sorunlu durumlar bazen bir bela yağmuru gibi arka arkaya gelir, doğru bilgileri kullanacak manevra alanı kalmaz ve nihayetinde et- kemik ve sinirden müteşekkil ebeveyn organizmasının da dayanma gücü sınırlıdır. Bunun sonucu da doğru olanı bile bile çocuğunuza yanlış davranmaktır. Uslu çocuk ebeveyni olunca bunu anlamanın güç olduğunu söyleyebilirim, ama yaramaz, dediğim dedik  veya çoklarının dediği gibi "hareketli" çocuk anneleri ardarda gelen zorlu anları yaşayarak sıklıkla patolojik refleksler gösterirler. 
Bizim üstte bahsettiğim zorlu anlarımıza dair hiçbir fotoğraf bulamadım akıllı aygıtımda. Sanırım  öyle anlar fizik ve zamansal kısıtlı olmamız yanında; içinde bulunduğumuz olumsuz duygu ve algımız da bizi kaydetmekten alıkoyuyor. Ancak o anların kimileri iç yaşantım arkadaşım Demet'in çektiği şu güzel fotoğrafta vücut bulmuş gibi. İzninle Demetciğim,

Sinan'sa durumu alttaki  fotoğrafla özetlenecek şekilde "hızlı" yaşıyor ya da en azından böyle istiyor.


Koşarak çiş yapmak için geldiği banyonun kapısında durup dakikalarda kafasını iki yana hızlıca çevirerek rüzgâr yapıyor(muş).
Zamanla dayanma gücümüzde bir değişiklik olur mu bilmem, çocuklarımızın tehlike kavramını giderek daha anlayacağı zamanları bekliyorum...O halde algı ve gerçeğin birbiriyle aynı olduğu anları daha sık yaşayacağız.


22 Mart 2015

Yenilenememek

Sinan 2 gündür yine ateşli, öksürüyor, boğazı ağrıyor, hiç yemiyor. Ancak onda daha önce hiç görmediğim bir sıklıkla ve boğazındaki salgıyı gidermek için, her öksürük atağından sonra yudum yudum su içiyor. Bu çareyi sadece içgüdüsel bir biçimde buldu ve uyguluyor. Dün gece kötü geçti her ikimiz için, ancak gündüz iştahsızlığı dışında elle tutulur bir sorunu yoktu. Ateş düşürücü ve ağrı kesicileri ihmal etmiyorum. Bu anlarda doktor olduğuma daha da memnun oluyorum, zira pekçok çocukluk hastalığını virüsler yapıyor ve aslında tedavi edici bir ilaçları yok. Tek yapılacak şey semptom gidericiler vermek. Bu hallerde öksürüğü yumuşatmak, burun ve dolayısıyla geniz akıntısını kesmek, ateşi düşürmek ve ağrıyı kesmek çocuğu çok rahatlatıyor. Ateşi düşürmeyip doğal akışa bırakmak seçeneğini denemişliğim var, bir keresinde korkutucu bir durum yaşadım ve ağzım yandı ancak yine de ilaçları tavsiye olunan aralıklarla verdikten sonra gerisi için gözümü üstünden ayırmadan ateşin  sürmesine izin veriyorum. Yalnız kişisel tecrübelerim öksürük ilaçlarının yersiz kullanimına asla izin vermemek gerektiğini söylüyor. Bu ilaçlar etki mekanizması farklı 3 ayrı grupta olmalarına rağmen kişilerce kolayca ve istek üzerine eczanelerden temin edilip kullanılıyor ki oldukça ciddî problemler yaratabilecek bir durum bu.
Evimizde bugün hasta olan sadece Sinan değil, yardımcı ablamız da ateşsiz ama ağır bir enfeksiyon geçiriyor, özellikle onun hali grip şüphesi uyandırıyor bende, dinleniyor, ağrı kesiciler alıyor, öksürüyor, boğazı ağrıyor. Dışarda grip ve zatürre o kadar yaygın ki, şüphe etmek çok yerinde. Önceki tecrübelerimden biliyorum ki Pelin' in hastalik hali de eli kulağında. Sinan kreşe başladığından beri hemen her ateşli hastalık atağı Sinan'la başlayıp tam 2 gün sonra Pelin' i de yakaladı, seyir semptom ve süreleri de hemen hemen aynı oldu. Nasıl yakalamasın, öksür-hapşur mikrop saçarken aynı alanları, oyuncakları kullanıyorlar. Değilse de aksi yöndeki uyarılarımıza rağmen işte şöyle zaman geçiriyorlar:


Pelin kanepede yatmakta olan abisinin aksi yöndeki tüm çabasına rağmen ekranına ortak olmaya kararlı biçimde kolçağın ucuna poposunun yarısıyla tünemiş. 
Günlüklerinizin bir parçası da bu blog oldu, bakıyorum en son hastalık episodunu 19 şubatta yazmışım, kar yağdığında. İki hastalik arası 1 aylık süre hiç de fena değil ama duyanlar, özellikle büyükanne ve babalar neden böyle sık hastalandıklarını sormadan edemiyorlar. Kimi zaman açıklıyor, kimi de objektif, bilgi verici olmak yerine onların ifadelerini onaylıyorum. Ne de olsa onlar çocuk büyütme işlerini çoktan geride bırakıp, bunları aynıyla yaşadıklarını unuttular.
Bugün pazar ve haftanin benim için tek tatil günü olup böyle nefes almadan hep çocukların başında, yardımcı desteği de olmadan geçmiş, çocukların gündüz uyku saatini de bir önceki gecenin uykusuz saatlerinin yorgunluğunu gidermek için kullanmış olunca, çocukların uykuya geçtiği şu saatler, Sinan sık sık sayıklar ve öksürükle uyanırken, bu "dolmuşluk" hissini tedavi etmenin tek yolu yazmak eylemi oluyor. Doğumlardan sonra, vakit sahibi olmak konusunda olumlu anlamda artık çok yol katettiğim bu zamanda bile beni ençok "yenilenmiş" hissettiren okumalarıma dönemedim. Yani istediğim kalite ve hızda dönemedim. Vakit az ve bölük pörçük olunca, okumalar arasına zaman girince asla eskisiyle karşılaştıramayacağım bir yetersizlik oluyor, bu zevk alamamayı ve sonuç olarak yeni materyale de bir soğukluk duymayı getiriyor beraberinde. Bu süreçte onlarca kitabı "yolda" bıraktığımı söylemeliyim. Bu birakışlar eskiden olduğu kadar gerçek bir değersizlik atfetmekle ilgili değil artık. Pekçok kez zihinsel olarak yetememe de dahil ve temelde benim "ağ oluşturma" diye tanımladığım faaliyetin eksikliğinin bir sonucu. Ağ oluşturma benim son 10 yılda  kendi okuma tecrübemle kendim için ortaya koyduğum bir kavram. Yazarın ve edebiyat ürününün diğer okuduklarımla ayrıklığı, paralelliği; dokunduğu ve uzaklaştığı anlar, ansıtmalar, göndermeler gibi ama tamamen kendi tecrübelerimle sınırlı, genellenemeyecek bilgilerden bahsediyorum. O zamanlar ardışık ve bilinçli seçilmiş okumalarla adeta bir puzzle yapmak zevki alıyordum, bu da beni o hayalî puzzle ın kendisi gibi tamamlanma yolunda hisssettiriyordu. İşte şimdi eksik hissettiğim tam bu: Tamamlanmak umudu. Umutsuz değilim, çicuklarımın biraz daha büyüyüp gerçek birer okur olacakları zamana dair bir ışık var.
Biraz karamsar mı dediniz? Gerçek bu, yani geleceğe dair gerçek de, bu hayatın kendisi de. Öyle sosyal medyadaki "heran mutlu, doyumlu, güzel ve gülümseyen" bir sîma değil hayat. Aksine bazen sıkıntıdan, gamdan, kasavetten çatlatıyor insanı. O bazen de hiç de seyrek olmuyor , hepimiz biliyoruz bunu. Sosyal medyada aktif, mutluluk ampulü yanlarımız hariç. Benim o anlarda ilacım, elle tutulur yoksunluklar içindekileri düşünmek ve evrene teşekkür etmek durumum için. Toprağını bırakıp bir bilinmeze göçen  Suriyeli 2 çocuklu bir kadın oluveriyorum şu sıralar sıkça. Bir anlamda rahatlıyorum da; bu bile etik gelmiyor, hele şimdi yazarken hiç...
Yazıyı olumlu bir şeyle bitirmeli, devam edecekler için yeni motivasyon olsun diye. Bugün Sinan'la oynarken şu görüntüyü özellikle kaydettim:


Sinan bedeniyle tam görünmüyor olsa da legodan yaptığı bu mega -araba onun karakterini çok iyi yansıtıyor. Olabildiğince yüksek ve elde olanların en çoğunu kullanarak. Yarışmacı, yenilgiye toleransı olmayan bir karakter. Kardeşini altetmek, rahatsız etmek de büyük amacı. Bunu değiştirecek tutumlar açısından uyanık davranmaya çalışıyorum. İşin iyi tarafı paylaştığım pekçok insan çocuklarınin bir dönemini böyle tanımlıyor ve büyüdükçe bu özelliğin değiştiğini söylüyorlar. Şimdilik Sinan'ın böyle davranmadığı zamanlar ateşinin 39 dereceyi geçtiği ve/veya gece uykudan uyandığı zamanlar:) Evvelsi gece ateşle uyanmış, öksürürken ağzını kapatıp Pelin'i uyandırmamak için  kulağıma doğru kısık sesle "yüksek sesle öksürmüyorum değil mi?" diyor. 







10 Mart 2015

Miro'da... Çocukluk: Sanatı oyunla deneyimleme fırsatı...

Oldukça gecikerek mart başında gittiğimiz Miro sergisi deneyimlerimizi 'fazla' gecikmeden paylaşmalı diye düşündüm:)
Pazar sabah kahvaltımızı evde yaptık, planladığımızdan geç sokağa çıkınca İstanbul İstanbulluğunu yaptı ve  müze civarında park yeri bulmada hayli zorlandık.  Ancak bilmeyenlere duyurayım Sabancı Müzesi'ne çocuklar ve yanlarında birer erişkin bedava alınıyor. İlk defa çocuklu olmanın parasal maliyeti düşürdüğü bir durumla tanıştım ve şaşırdım. Yetkililere bunun için teşekkür ederim. 
Müzenin boğazdaki konumu eşsiz, havanın kapalı, ışığın iyi olmadığı bir gün olmasına rağmen yine de harika bir manzaradan geçip iç mekana girdik. 


Çocuklar müzenin koca sergi alanlarında koşa koşa eserleri seyrettiler. Sanatın tanımlamaya çok da ihtiyaç olmayan o sarıp sarmalayıcı havasını bizden daha 'çok boyut' ta hissettiler.


Çok boyutluluk sadece bir metofor değil. Şöyle açıklayabilirim: Üstteki fotoğrafta Pelin alışık olduğumuz gibi seyrediyor bir tabloyu. Bir de bunu örneğin o gün yaptığı gibi saatte 5 km hızla koşarken yaptığını düşünün, imgeler ve algısı nasıl farklılaşır kimbilir...Bu sırada sizi seyredenlerin tepkileri, çarpmalar, düşmeleri de hesaba katarak kendinizi bu konumda düşünün; uyarıcı, tetikleyici olacağını söyleyebilirim, herkes için. 
Bugünlerde canavarlarla başı dertte olduğu sezilen Sinan için sergideki figürler ayrıca değerli imajlardı. Şu canavar, bu canavar, onun gözü, bunun burnu derken bu somutun  sağaltıcı bir etki yaptığını sanıyorum, geceleri odasında Sinan' a görünen canavarın adı geçmez oldu evde.


Çocuklar işitsel rehberleriyle mutlu, eserler hakkındaki yorumları biz ve birbirleriyle paylaştılar. Sinan bağırarak -Hayal gücünü yansıtıyormuş anne!- diyor.


Gece, kadın ve kuşlar adlı bu eser onu adeta kendine çekti, dakikalarca önünde kaldı Sinan. Ama sonra Miro'nun bence en etkili eserlerinden olan "Kişi" yi gördü. Ardından da Pelin koştu. Bu seferki ilgi bence bir sanat eserine olandan çok fallik dönem ilgisiydi. Altındaki geniş çaplı platform olmasa eserin dokunulmazlığı hayli risk altında olacaktı:)


Birara Pelin'i heykellerin platformunda otururken buldum, sordum, dinleniyormuş...


İki hareketli oyun çocuğuyla Miro sergisine gitmenin benim için kazancı ne buradaki özeliyle eserleri hakkıyla izleyebilmek ne de sanata dair derin bir kişisel deneyimdi. Hatta çocuklar kendilerine, eserlere ya da ziyaretçilere zarar vermesin diye peşlerinden koşup durdum, tek bir esere bile odaklanmaksızın. Babamız ve yardımcı ablamızla yetemeyerek üstelik.  Burada temel motivim fedakâr anne olmaktan çok sanat ilgisi ve sevgisi ile büyüyen çocuklara sahip olmanın gelecekte benim için de bir avantaj olacağıydı. Bu yüzden hic de kolay olmayan "çocuklu sanat izlenceleri" miz devam etsin istiyorum.

26 Şubat 2015

Ekran kısıtlaması



Kısıtlama dedim diye aklınıza hemen kötü şeyler gelmesin, demokratik bir ülkede yaşıyoruz, daralmayın. Benim bahsettiğim oyun çocukları için otoritelerin tavsiyesi olan kısıtlama. Efenim, oyun çocukları için bu süre günde 2 saatle sınırlı olsun deniyor. Bu süre akıllı telefondan DVD çalara, TV den PC ye tüm "ekranlılar" için toplam süre. 



Nasıl hesaplandığı, hangi rasyonellere dayandırıldığı konusunda hiçbir fikrim yok. Çocukların bu aletlere ilk günden başlayan düşkünlüğü hepinizce malum, onları alıkoymanın zorluğu bir yana; biri tam gün yuvaya giden 2 çocuklu ve evde bakıcısı olan bir çalışan ebeveyn olarak ben çocuklarım halen öğlen uykusu uyuduğu, akşam 21 de yatip sabah 7.30 dan önce uyanmadıkları halde bu ideal ekran süresi konusunda  çok zorlandığımı söyleyebilirim. Hele okulun olmadığı yani Sinan'ın evde geçirdiği günler bu hemen hemen imkansız oluyor. İnsan etten kemiktenbir erişkin değil oyun makinası olsa bu süreyi dolduracak çeşitlilikte oyun bulamaz. Zira bir oyuna konsantrasyon süresi Sinan'da yarım saati bulursa ne mutlu. Bir de koca bir günü hep onlara eşlik ederek geçirme zorunluluğu var ki bu da ciddî fizik ve psikolojik yorgunluk demek. . Evinde yardımcısı veya destek olan yakını olmayan bir anneyi zaten düşünemiyorum. Çocuklar bakılır büyürken yemek yapılacak, ev temizlenecek, ütü yapılacak ve bu sırada günde ekran başında çocukların geçireceği süre 2 saatle sınırlı olacak."Dalga geçmek" hiç bu kadar elle tutulur olmamıştı.
Şahsen "ekran başı"  süresi ile ilgili bu dezavantajı düzeltecek yollar keşfettim. Çocuklara Baby Tv, Nick Jr, Duck Tv gibi kanalları dönüşümlü olarak bir kerede yarım saati aşmamaya çalışarak seyrettiriyorum. Seyir sayısı genellikle iki nadiren üç oluyor. Bu kanallar pedagojik dayanakları güçlü oldukça özel çocuk programları üretiyor, hem somut hem soyut öğrenmelerini destekliyor hem de baştan beri İngilizce seyrettikleri için İngilizce temellerinin çok güçlü oluşmasını sağlıyor. 
Çocuklarım akıllı telefon ve tabletlerle de meraklı bir ilişki içindeler. Bunu da çocuklara İngilizce öğretme amaçlı sitelere yönlendirerek sağlayacak youtube önlemleri alarak sağlıyorum, tabii videodan videoya geçerken bazen ilgisiz şeylere kayıyorlar ama içerik uygun değilse iygun olanına geçirmeme pek tepki vermiyorlar. Ayrıca Sinan bebekliğinden beri taşıtlar, iş araçları konusunda meraklı. Havaalani iniş-kalkış görüntüleri, inşaat makinelerine ait görüntüler örneğin, onun için bir numara, Bunları önce bir kez birlikte izleyip içeriklerinde sorun yoksa listemize alıyorum.
Çocuklar için yapılmış büyük prodüksiyonlu filmler dışında bir başka besleyici kaynak da müzikaller. Geçen yıl Zorlu'da Cats müzikalini seyretmiş çok zevk almış, çıkarken bir DVD sini edinmiştik. Ertesi gün bu Andrew Llyod Weber prodüksiyonunu çocuklarla seyrettik.


Müzik ve dans bu yaş çocukları etkilemek için çoğu kez yeterlidir. Bu yapıtta ise makyaj, kostüm, mizansen tüm olağanüstülüğü ile tabloya ekleniyor. 


Bir de ana imge "kedi" olunca bizimkiler mest oldu. O günden beri defalarca seyredildi. Eve gelen misafirlere seyir ikram edilmek üzre teklifler yaptı çocuklar. Hatta kötü kedi Macavity uygun zamanlarda günlük hayatımıza katılıyor, sokaktaki kediler Gellicle cat diye çağrılıyor. 
Şimdi planımda Julie Andrewslu Mary Poppins'i seyretmek var,  
Çocuklarımızı yetiştirirken  "ideal" i yapamıyor olabiliriz ancak o toz duman arasında ehven-i şer olanı bulmak bile işleri akışa bırakmaktan iyidir.l

24 Şubat 2015

Kış oyunları: Alternatifler devam

Kentte yaşanan yoğun kar yağışının ertesi günü şu fiyakalı çekçek kızağı bulup almış heyecan icinde eve koşmuştum. İlk işimiz bebekevi bebeklerini bindirmek oldu.


Pelin'i bindiirip wallası(uzakdoğuda çekçekin "çekici" sine böyle deniyor) olmuş, önce otoparkta gezinmiş sonra da caddeye çıkmış, ona eğlence bana sellülit tedavisi olacak uzunca ve yer yer zorlu bir kar yürüyüşü yapmıştık. Her ikimiz de çok eğlendik.  
Bundan bir gün önceki karlı günün akşamüstü babası Sinan'ı jimnastikten aldıktan sonra evin bahçesinde kardan adam yaptılar. Sinan bunlarin biri ben biri Pelin dedi. Her oyun bir hayat dersi gibi;


burnu yaparken burun yapmanın "Kardan adam yapalım burnuna havuç takalım"ı söylemek kadar kolay olmadığını hatta burun yaparken çok zorlukla yapmış oldukları gözlerin düştüğünü dolayısıyla atasözlerinin de boşa söylenmediğini anlamış oldu. Bakın ne aktivite! Eğlenirken hem deneyimsel hem metoforik öğrenme var içinde.
Onlar dışarıda oynarken Pelin abisinden aldığı beta enfeksiyonu (halihazırda ikisi de antibiotik almaktalar) ile 39 dereceyi bulan ateşle evdeydi. Karda oynayamayan kardeşi için Sinan karı eve getirdi. Evin giriş holüne plastik bir torbayla taşınan karla ikisinin oyun isteği de tatmin oldu.


"İthal" karla yapılmış kardan adamıyla konuşan Pelin' in arkasında Sinan ideal bir bebekevinde olacağın aksine yerleri yalıyor, babasının kamerası yakalamış. Boğazı hastayken dondurma vermiyoruz, çocuk yerdeki bakteri yükü ile birlikte kar yalıyor, hastalıktan kaçamazsınız, bir sonraki garanti der gibi.
Çocukların karla ayrılmaları kolay olmayacak gibiydi çareyi karın doğal olarak "ne" olduğunu göstermekte buldum. Onlar için önemli bir fizik dersi de oldu. "Ergime"
küvette;


ve lavaboda


Bu onları kardan biranda koparmaktan çok daha doğal oldu.
Bilirsiniz; Türk çocuğu üşür. Üşür ve üşütüp hasta olur. Hasta olan çocuk da evde tutulur. Ben çocuklar kendini iyi hissediyorsa yorucu olmayan aktivitelere engel koymuyorum. Türk annesi de bu kuraldan muaf değil: üşür ve hasta olur. Ben de bunu doğruladım belki de hayatımda ilk kez. Pelin'le çekçekli kızakla yaptığımız geziden 36 saat geçmeden ben ciddi şekilde hastalandım. O gün güç de olsa işe gittim, çalıştım. Ancak ertesi gün pazardı ve ben yataktan kalkmam imkânsız hale gelecek kadar hasta oldum. Kas ağrısı, başağrısı, halsizlik hâd safhadaydı. Zorunlu istirahatim bugün de sürdü. Dedim ya Türk anne de soğukta  kaldığında hastalanır. Hastalığını gerek hekim oluşu gerekse dünyanın özellikle daha batısında böyle bir referansın olmayışı yüzünden ona bağlamasa da, Özbek yardımcısı hatırlatır: "Siz o gün karda üşüdünüz abla, ondan oldu"

20 Şubat 2015

Kış oyunları:Alternatifler...

İki küçüğümüz kar keyfi yapsın diye yakınlarda bir kayak beldesine gitmeyi planlarken, kar kapımıza yığıldı. Karda oynamak bir yana annenin işi azaldı, çocuklarla geçirecek daha fazla vakti oldu. Hastalığı yenmek için doktora göründükten sonra derdimize sanat da ilaç olur diyerek yakindaki Ark sanat galerisine gittik. Galeri gôreceli küçük fakat sicacik havasi var.



Sinan için bu ikinci sanat galerisi ziyareti, yaşının Pelin'e göre büyük oluşu ve belki okul tecrübesi onu böyle alanlarda daha ilgili yapıyor, Pelin'se henüz daha dağınık... Ama biliyorum ki bu halle, bulunduğu ortama dair daha kavramsal düşünebilmesi arasında küçücük bir basamak var, biranda tırmanıvereceği. 

Tablolarda figürleri ayırtetmeye çalıştık beraberce. 


Çocuklar bu resimle oldukça ilgilendiler, geometrik şekiller ve tekrarlayan kalıplar içerdiğinden olsagerek, aşinâlık hissettiler.
Toplam 15 dakika geçirmiş olmalıyız, ilgi azalınca bemen topladık pılı pırtımızı. Son anda şu yalın iş dikkat çekici geldi bana ve Sinan'la paylaştım.




Ve bizi nazikçe ağarlayan galeri insanlarına teşekkür edip, sağnak karda güçlükle arabamıza yürüdük, ev yolunda balık alıp; öğlen uykusunun kollarına seğirttik.
Sanat galerisi rutini oluşturmaktan çok çocuklarla güzel zaman geçirme vesilesi olan bu küçük ziyaretler onlarda bir anı bırakıyor mu bilemem, ancak bunun umudunu besliyor olmam bir yana bu ziyaretleri çocuklarla olduğum halde 
kendim icin birşeyler yapmakta olduğum algısıyla (oldukça yanıltıcı) geciriyorum. Çocukluluğun tüketici, nefessiz meşguliyet silsilesinde suyun yüzeyine çıkıp, derin bir nefes almak gibi bu. Sonraki yazım yine kış oyunları-aktiviteleri konusunda olacak, takip ediniz

19 Şubat 2015

Kar! Çocukların sevinci.. Bizim sevincimiz...


Kentimiz ve özellikle oturduğumuz bölgesi kar yağışından pek nasiplenmez... di. Birkaç gün öncesine dek...Mevsimin önceki kar yağışlarındaki meteoorolojik uyarılardan çok daha azı yapılmış olmasına rağmen bu kez 2 gün yağan kar, İstanbul'da enson 1985'te görmüş olduğum büyük bir etki yarattı. 


Okullar tatil oldu, deniz seferleri iptal oldu; çocuklar-anneler-babalar evde kaldılar. Semtimizde değilse de kentimizde ulaşım oldujkça sekteye uğradı, rivayete göre TEM otoyolu 13 saat boyunca aralıklı hizmet verdi.

Ülke gündemimiz; söylemeden geçemeyeceğim, ceberrut bir yönetimi pekiştirecek kanunu meclisten, karşı duran milletvekillerine dahi saldırarak geçirmek isterken hergün yeni şiddet, ölüm, acı, gözyaşıyla hemhâl ve yoğun.

"One billion rising" kadına karşı şiddete karşı heryıl tüm dünyada aynı anda yapılan bir etkinlik, ülkemizde yankıları bu kez farklı oldu, yöneticilerimiz sağolsun.


Kadınlar canice öldürülürken, bu korkunç manzarayı fiziken örterek "iyi"leştirmekte olan kar bu kez de kentin  göbeğinde "kan" a bulandı. Kartopu oynayan bir insan bir esnafın bıçak darbesiyle can verdi. Toplumda, "baş"larca sık sık örnekleri verilen şiddet, toptan bir tutum olarak toplumu sarar, etkisi adeta boğazlarımızı bir yumru gibi tıkarken sadece güzel şeyler yazmak kifayetsiz daha da doğrusu "acaip" kalıyor. Bir kelâm etmek farzdı, bebekevimizin hikayesine kısacık bir ara verdim. 

Bu kış "kış"lığını yaşattı bize, kentin merkezinde bile. Daha iki hafta önce şehrin deniz kenarı semtlerinde kendinden kazanılmış alanları denizin adeta yeniden almaya çalıştığı, kentte hayatı sekte eden bir lodos fırtınası yaşamış, fırsatı ganimete çevirip,



sahile koşup bizi kovalayan dalgaların tadını çıkarmıştık.




İklim olayları çocukların ve çocuklarla gündemimizde oldukça yer tutuyor. Rüzgar, yağmur, fırtına,kar gibi birden çok duyuya hitabederek bizleri kuşatan bu olaylar Pelin ve Sinan'ı daha da çok etkiliyor, büyütüyor. Yeni kelimeler, kavramlar öğrenmenin, nedensellik ilişkileri kurmalarının bir kolaylaştırıcısı oluyor bir bakıma. Bir yandan da değişen doğa olayları ile yepyeni oyun alanları buluyoruz. Rüzgarın sesini taklit edelim, dalgalardan kaçalım, karların üzerinde zıplayalım, "ev kartopusu" oynayalım, kızak kayalım gibi...
Bunlar olurken kimi anlar  -ne denli abartılı- koruyucu ebeveynlik yaptığımı farkediyorum.  Sözgelimi bekevimizin ve mevsimin  ilk karı, harika "toz" kardı, çocuklar bol bol ve hiç üşümeden oynadılar, geçen haftaysa "sulu" kar yağdı.  Pelin bir önceki seferki tecrübesiyle karlara atlayıp oynadı. Elleri kısa zamanda ıslanan eldivenlerin içinde üşüyünce bir anda "anne üşüdüm, ellerim acıyor" diye yaygarayı bastı. Bu tamam da, onu bu hissin geçeceğine, ısındıkça iyileşeceğine ikna edemedim ve dakikalarca panik halinde ağladı. Çok koruyucu olmaktan kastım bu, onlara zorluklara katlanabilme yetilerini köreltmeyecek kadar destek olmak yeter olmalı.

Bu seferki kar, şehri her anlamda değiştirdi, 24 saati geçen bir süre boyunca aralıklı fakat çok etkili bir biçimde yağdı. "Kar sağnağı" nı da öğrendim bu vesileyle. Eğer gökyüzünün üst katmanları ile yeryüzü arasında büyük bir sıcaklık farkı varsa olurmuş bu, kar yağarken gök gürledi sık sık. Hasta olmalarına rağmen çocukları sıkıca giydirip fırsat buldukça dışarı çıktık. 


Bu süre boyunca o kadar çok kar yağdı ki yollarda 20 cm yi aşkın kar birikti, sokaklarda pekçok ağaç yıkıldı, dalları kırıldı. Doğa kendini yeniledi, ilginc görüntüler ortaya çıktı. Burası evimizin önü, kırılmış çam dallar kaldırımı tamamen kapattı.


Akşam Alman yapımı muhteşem dengeli şu kızakla Pelin'i yedekte çekerek yürüyüş yaptık. Her ikimiz için de çok zevkli oldu, kızağın ucundaki ipten tutup fazla bir güç harcamaksızın Pelin'in eğlencesini kendim için spora dönüştüdüm.


Kar çocuklar için baştan sona bir oyun oldu, Şimdi hızla eriyor, arkasında güzel anılar bırakarak...