22 Mart 2015

Yenilenememek

Sinan 2 gündür yine ateşli, öksürüyor, boğazı ağrıyor, hiç yemiyor. Ancak onda daha önce hiç görmediğim bir sıklıkla ve boğazındaki salgıyı gidermek için, her öksürük atağından sonra yudum yudum su içiyor. Bu çareyi sadece içgüdüsel bir biçimde buldu ve uyguluyor. Dün gece kötü geçti her ikimiz için, ancak gündüz iştahsızlığı dışında elle tutulur bir sorunu yoktu. Ateş düşürücü ve ağrı kesicileri ihmal etmiyorum. Bu anlarda doktor olduğuma daha da memnun oluyorum, zira pekçok çocukluk hastalığını virüsler yapıyor ve aslında tedavi edici bir ilaçları yok. Tek yapılacak şey semptom gidericiler vermek. Bu hallerde öksürüğü yumuşatmak, burun ve dolayısıyla geniz akıntısını kesmek, ateşi düşürmek ve ağrıyı kesmek çocuğu çok rahatlatıyor. Ateşi düşürmeyip doğal akışa bırakmak seçeneğini denemişliğim var, bir keresinde korkutucu bir durum yaşadım ve ağzım yandı ancak yine de ilaçları tavsiye olunan aralıklarla verdikten sonra gerisi için gözümü üstünden ayırmadan ateşin  sürmesine izin veriyorum. Yalnız kişisel tecrübelerim öksürük ilaçlarının yersiz kullanimına asla izin vermemek gerektiğini söylüyor. Bu ilaçlar etki mekanizması farklı 3 ayrı grupta olmalarına rağmen kişilerce kolayca ve istek üzerine eczanelerden temin edilip kullanılıyor ki oldukça ciddî problemler yaratabilecek bir durum bu.
Evimizde bugün hasta olan sadece Sinan değil, yardımcı ablamız da ateşsiz ama ağır bir enfeksiyon geçiriyor, özellikle onun hali grip şüphesi uyandırıyor bende, dinleniyor, ağrı kesiciler alıyor, öksürüyor, boğazı ağrıyor. Dışarda grip ve zatürre o kadar yaygın ki, şüphe etmek çok yerinde. Önceki tecrübelerimden biliyorum ki Pelin' in hastalik hali de eli kulağında. Sinan kreşe başladığından beri hemen her ateşli hastalık atağı Sinan'la başlayıp tam 2 gün sonra Pelin' i de yakaladı, seyir semptom ve süreleri de hemen hemen aynı oldu. Nasıl yakalamasın, öksür-hapşur mikrop saçarken aynı alanları, oyuncakları kullanıyorlar. Değilse de aksi yöndeki uyarılarımıza rağmen işte şöyle zaman geçiriyorlar:


Pelin kanepede yatmakta olan abisinin aksi yöndeki tüm çabasına rağmen ekranına ortak olmaya kararlı biçimde kolçağın ucuna poposunun yarısıyla tünemiş. 
Günlüklerinizin bir parçası da bu blog oldu, bakıyorum en son hastalık episodunu 19 şubatta yazmışım, kar yağdığında. İki hastalik arası 1 aylık süre hiç de fena değil ama duyanlar, özellikle büyükanne ve babalar neden böyle sık hastalandıklarını sormadan edemiyorlar. Kimi zaman açıklıyor, kimi de objektif, bilgi verici olmak yerine onların ifadelerini onaylıyorum. Ne de olsa onlar çocuk büyütme işlerini çoktan geride bırakıp, bunları aynıyla yaşadıklarını unuttular.
Bugün pazar ve haftanin benim için tek tatil günü olup böyle nefes almadan hep çocukların başında, yardımcı desteği de olmadan geçmiş, çocukların gündüz uyku saatini de bir önceki gecenin uykusuz saatlerinin yorgunluğunu gidermek için kullanmış olunca, çocukların uykuya geçtiği şu saatler, Sinan sık sık sayıklar ve öksürükle uyanırken, bu "dolmuşluk" hissini tedavi etmenin tek yolu yazmak eylemi oluyor. Doğumlardan sonra, vakit sahibi olmak konusunda olumlu anlamda artık çok yol katettiğim bu zamanda bile beni ençok "yenilenmiş" hissettiren okumalarıma dönemedim. Yani istediğim kalite ve hızda dönemedim. Vakit az ve bölük pörçük olunca, okumalar arasına zaman girince asla eskisiyle karşılaştıramayacağım bir yetersizlik oluyor, bu zevk alamamayı ve sonuç olarak yeni materyale de bir soğukluk duymayı getiriyor beraberinde. Bu süreçte onlarca kitabı "yolda" bıraktığımı söylemeliyim. Bu birakışlar eskiden olduğu kadar gerçek bir değersizlik atfetmekle ilgili değil artık. Pekçok kez zihinsel olarak yetememe de dahil ve temelde benim "ağ oluşturma" diye tanımladığım faaliyetin eksikliğinin bir sonucu. Ağ oluşturma benim son 10 yılda  kendi okuma tecrübemle kendim için ortaya koyduğum bir kavram. Yazarın ve edebiyat ürününün diğer okuduklarımla ayrıklığı, paralelliği; dokunduğu ve uzaklaştığı anlar, ansıtmalar, göndermeler gibi ama tamamen kendi tecrübelerimle sınırlı, genellenemeyecek bilgilerden bahsediyorum. O zamanlar ardışık ve bilinçli seçilmiş okumalarla adeta bir puzzle yapmak zevki alıyordum, bu da beni o hayalî puzzle ın kendisi gibi tamamlanma yolunda hisssettiriyordu. İşte şimdi eksik hissettiğim tam bu: Tamamlanmak umudu. Umutsuz değilim, çicuklarımın biraz daha büyüyüp gerçek birer okur olacakları zamana dair bir ışık var.
Biraz karamsar mı dediniz? Gerçek bu, yani geleceğe dair gerçek de, bu hayatın kendisi de. Öyle sosyal medyadaki "heran mutlu, doyumlu, güzel ve gülümseyen" bir sîma değil hayat. Aksine bazen sıkıntıdan, gamdan, kasavetten çatlatıyor insanı. O bazen de hiç de seyrek olmuyor , hepimiz biliyoruz bunu. Sosyal medyada aktif, mutluluk ampulü yanlarımız hariç. Benim o anlarda ilacım, elle tutulur yoksunluklar içindekileri düşünmek ve evrene teşekkür etmek durumum için. Toprağını bırakıp bir bilinmeze göçen  Suriyeli 2 çocuklu bir kadın oluveriyorum şu sıralar sıkça. Bir anlamda rahatlıyorum da; bu bile etik gelmiyor, hele şimdi yazarken hiç...
Yazıyı olumlu bir şeyle bitirmeli, devam edecekler için yeni motivasyon olsun diye. Bugün Sinan'la oynarken şu görüntüyü özellikle kaydettim:


Sinan bedeniyle tam görünmüyor olsa da legodan yaptığı bu mega -araba onun karakterini çok iyi yansıtıyor. Olabildiğince yüksek ve elde olanların en çoğunu kullanarak. Yarışmacı, yenilgiye toleransı olmayan bir karakter. Kardeşini altetmek, rahatsız etmek de büyük amacı. Bunu değiştirecek tutumlar açısından uyanık davranmaya çalışıyorum. İşin iyi tarafı paylaştığım pekçok insan çocuklarınin bir dönemini böyle tanımlıyor ve büyüdükçe bu özelliğin değiştiğini söylüyorlar. Şimdilik Sinan'ın böyle davranmadığı zamanlar ateşinin 39 dereceyi geçtiği ve/veya gece uykudan uyandığı zamanlar:) Evvelsi gece ateşle uyanmış, öksürürken ağzını kapatıp Pelin'i uyandırmamak için  kulağıma doğru kısık sesle "yüksek sesle öksürmüyorum değil mi?" diyor. 







10 Mart 2015

Miro'da... Çocukluk: Sanatı oyunla deneyimleme fırsatı...

Oldukça gecikerek mart başında gittiğimiz Miro sergisi deneyimlerimizi 'fazla' gecikmeden paylaşmalı diye düşündüm:)
Pazar sabah kahvaltımızı evde yaptık, planladığımızdan geç sokağa çıkınca İstanbul İstanbulluğunu yaptı ve  müze civarında park yeri bulmada hayli zorlandık.  Ancak bilmeyenlere duyurayım Sabancı Müzesi'ne çocuklar ve yanlarında birer erişkin bedava alınıyor. İlk defa çocuklu olmanın parasal maliyeti düşürdüğü bir durumla tanıştım ve şaşırdım. Yetkililere bunun için teşekkür ederim. 
Müzenin boğazdaki konumu eşsiz, havanın kapalı, ışığın iyi olmadığı bir gün olmasına rağmen yine de harika bir manzaradan geçip iç mekana girdik. 


Çocuklar müzenin koca sergi alanlarında koşa koşa eserleri seyrettiler. Sanatın tanımlamaya çok da ihtiyaç olmayan o sarıp sarmalayıcı havasını bizden daha 'çok boyut' ta hissettiler.


Çok boyutluluk sadece bir metofor değil. Şöyle açıklayabilirim: Üstteki fotoğrafta Pelin alışık olduğumuz gibi seyrediyor bir tabloyu. Bir de bunu örneğin o gün yaptığı gibi saatte 5 km hızla koşarken yaptığını düşünün, imgeler ve algısı nasıl farklılaşır kimbilir...Bu sırada sizi seyredenlerin tepkileri, çarpmalar, düşmeleri de hesaba katarak kendinizi bu konumda düşünün; uyarıcı, tetikleyici olacağını söyleyebilirim, herkes için. 
Bugünlerde canavarlarla başı dertte olduğu sezilen Sinan için sergideki figürler ayrıca değerli imajlardı. Şu canavar, bu canavar, onun gözü, bunun burnu derken bu somutun  sağaltıcı bir etki yaptığını sanıyorum, geceleri odasında Sinan' a görünen canavarın adı geçmez oldu evde.


Çocuklar işitsel rehberleriyle mutlu, eserler hakkındaki yorumları biz ve birbirleriyle paylaştılar. Sinan bağırarak -Hayal gücünü yansıtıyormuş anne!- diyor.


Gece, kadın ve kuşlar adlı bu eser onu adeta kendine çekti, dakikalarca önünde kaldı Sinan. Ama sonra Miro'nun bence en etkili eserlerinden olan "Kişi" yi gördü. Ardından da Pelin koştu. Bu seferki ilgi bence bir sanat eserine olandan çok fallik dönem ilgisiydi. Altındaki geniş çaplı platform olmasa eserin dokunulmazlığı hayli risk altında olacaktı:)


Birara Pelin'i heykellerin platformunda otururken buldum, sordum, dinleniyormuş...


İki hareketli oyun çocuğuyla Miro sergisine gitmenin benim için kazancı ne buradaki özeliyle eserleri hakkıyla izleyebilmek ne de sanata dair derin bir kişisel deneyimdi. Hatta çocuklar kendilerine, eserlere ya da ziyaretçilere zarar vermesin diye peşlerinden koşup durdum, tek bir esere bile odaklanmaksızın. Babamız ve yardımcı ablamızla yetemeyerek üstelik.  Burada temel motivim fedakâr anne olmaktan çok sanat ilgisi ve sevgisi ile büyüyen çocuklara sahip olmanın gelecekte benim için de bir avantaj olacağıydı. Bu yüzden hic de kolay olmayan "çocuklu sanat izlenceleri" miz devam etsin istiyorum.